gulnurulker @ eguncel.net

Devletlerin ilk kuruluşundan günümüz modern zamandaki döneme kadar yönetim şekillerinin gelişen ve değişen çağların dinamiklerini karşılayamamasından ve halkın beklentisine cevap verememesinden tarihin değişik dönemlerinde değiştiğini görürüz. Her devletin yönetim sistemi bulunduğu ülkenin tarihi geçmişinden tutun, kültürel yapısı, inanç değerleri gibi birçok etkenin harmanlanmasıyla şekillenir. Dolayısıyla aynı dönemde yaşayan devletlerin bile yönetim sistemleri birbirinden farklı olur.

Ülkemizin yönetim sistemini inceleyecek olursak 1876’da ilan edilen ilk anayasa dâhil tüm anayasalar olağanüstü dönemlerde yapılmış halkımızın benimsediği birçok değerin dışında kalmıştır. Çok fazla farklı etnik köken ve inançlardan insanların bir arada yaşadığı ülkemizin vatandaşları bu sebepten yeri gelmiş en tabii haklardan mahrum bırakılmış ve bu hakları kazanabilmek için ülkemizin gündemi yıllarca bu konularla meşgul edilmiştir. 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile bunların büyük kısmına çözüm getirilmişse de hali hazırda çözülmesi gereken çok önemli sıkıntılar daha mevcuttur. O da tekrardan yapılacak bir anayasa değişikliği ile yönetim sistemini revize ederek son 15 yıldır tek partili iktidarlığın getirdiği istikrarı sağlam temellere kavuşturmaktır.

Mevcut iktidarda olan hükümetimiz dâhil olmak üzere, geçmiş dönemlerdeki hükümetlerin çalışmalarına baktığımızda en büyük yatırım ve hizmetleri hep tek partili dönemlerde aldığını görürüz. Nedeni; yapılmak istenen faaliyetler uygulamaya konulacağı zaman hükümetin kendi içerisinde herhangi bir anlaşmazlığa düşmemesinden ve bürokrasiye takılmamasından kaynaklanıyor. Sistem bu şekilde işleyince yapılan yatırımlardan istifade edebilen vatandaşlar durumdan memnun kaldıkları gibi, Türkiye hem kendi çapında hem de uluslararası arenada daha güçlü ve istikrarlı bir büyüme kaydedebiliyor. Maalesef ki şuanda yürürlükte olan parlamenter sistem bunun her zaman bu şekilde ilerlemesine olanak sağlamıyor. Tarihimiz bunun acı örnekleriyle dolu. En yakın örneğini ise 7 Haziran 2015 seçimlerinde yaşadık. AK Parti diğer partilere göre fazla bir oy oranına sahip olduysa bile tek başına iktidar olamadı. 7 Haziran’da sandıktan çıkan seçim sonuçları tek partili bir iktidarlığı değil, koalisyon hükümetinin kurulmasını gerektiriyordu. Fakat hepimiz gördük ki koalisyondan oluşacak bir hükümeti kurmak ve bir ortak noktada anlaşabilmek için müzakereler bile aylarımızı almışken, bu hükümetin kurulması durumunda acaba ülkemizin kaç yılına daha mal olacaktı? Bu sorunun cevabı geçmiş tarihimizde apaçık ortada! En verimli yıllarını hezimetlerle geçirerek enerjisini boşa akıtmış ve zar zor da olsa ilerlemeye çalışan bir Türkiye gerçeği… Şunu artık kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum; Türkiye’de koalisyon dönemlerinde, parlamento işlevini yapamıyor ve ülkenin siyaseti çıkmaza doğru sürükleniyor. Öte yandan her ne kadar partisiz ve tarafsız olduğu söylense bile ama işleyişte öyle olmayan Cumhurbaşkanların Başbakanlarla siyasette ayrı görüşlere sahip olmasından kaynaklanan çift başlılık mevcut yönetim sisteminin oluşturduğu diğer sıkıntılar arasında. Çift başlılığın getirdiği sıkıntıları daha iyi anlamak için verilecek en iyi örnek Cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer Milli Güvenlik Kurulu toplantısında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e fırlattığı Anayasa kitabı hikâyesidir. O dönemde yaşanılan bu krizin ekonomide yarattığı kötü sonuçları bilmeyen yoktur. Para piyasaları alt üst olmuş, dolar hızla yükselmiş, borsa düşüşe geçmişti. Bankalar arası gecelik faiz 7500% çıkmış ve bu ülkeye maliyeti milyar dolarlar olmuştur. Akabinde milyonlarca insan işsiz kalmıştı. Türkiye tarihinde en büyük ekonomik krizlerden biriydi bu. Çift başlılığın getirdiği farklı sıkıntılara Sezer-Erdoğan örneğinde de hep birlikte şahit olduk. Vekillerini milletin kendi iradesiyle seçilen meclisten Sezer sadece Ak Parti döneminde toplam 64 yasayı veto ederek veto rekortmeni ilan edildi. Sıkıntılar sadece yasaları kabul etmemekle sınırlı değildi tabi. Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen resepsiyonların hiçbirine sırf başörtülü diye Ak Partili vekillerin, bakanların ve başbakanın eşleri davet edilmiyor, dışlanıyordu. Bunlara benzer daha bir sürü sorun her hükümet döneminde yaşandı.

Özetlenecek olursa bir türlü kurulamayan, kurulsa bile ömrü en fazla bir buçuk seneyi geçmeyen koalisyon hükümetler, sürekli yenilenen seçimlerden ülkeye hizmet ve yatırımların girememesi, gündemi sürekli seçimlerle perişan olan vatandaşların hali, Cumhurbaşkanların ve Başbakanların bitmek bilmeyen şahsi kaprisleri bizi sürekli yerinde sayan bir ülke haline getirmiş; diğer ülkelerin eğitimde, sanayide, ekonomide, bilimde aldıkları mesafeye yetişmekten alıkoymuştur. Ve bu sıkıntılar bizi uluslararası arenada istenilen düzeye çıkaramamıştır. Bu yüzden ülkemizin büyümesini engelleyen sorunları kalıcı bir çözüme bağlamak üzere yönetim sisteminde bir değişikliğe gidilmesi şart olmuştur. Anayasada toplam 18 madde yapılan değişiklikle bunun önü açılarak “Cumhurbaşkanlığı Sistemi”  adıyla bu süreç başlatılmış oldu.

Cumhurbaşkanlığı Sisteminin getirilmesi için anayasada yapılacak 18 maddelik değişiminin hiçbirini okumadan sadece kulaktan doğma bilgilerle söylenen çok yanlış söylentiler var. Ana muhalefet partinin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bile yaptığı bir gafla bu maddelerin hiç birini okumadığını ve temsil ettiği büyük bir kitleyi yanlış bilgilerle yönlendirdiğini gördük. Düşünün, koskoca bir partinin genel başkanı bile yalan yanlış bilgilerle hareket ediyorsa o partiye mensup kişilerin işin aslını bilmeden okuyup araştırmadan yorumlar yapmalarını çok da şaşkınlıkla karşılamamak lazım!! Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin ne olduğu ve ülkemize kazandıracağı faydaları öğrenmek ve halkımızın daha doğru bilgilerle bilinçlenmesi gerekmektedir.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi Ülkemize Neler Kazandıracak

Nasıl ki mevcut sistemde ülkeyi yönetme kudreti Başbakanda ise ve Başbakanın partili olmasında herhangi bir sıkıntı olmuyorsa Cumhurbaşkanı Sistemi’nde Cumhurbaşkanın partili olmasında sıkıntı olmayacaktır. Hatta ülke yönetiminde çift başlılık ortadan kalkacağı için hem ülkeye yapılacak hizmetlerin hızı artacak hem de şahsi kapris ve çıkarlardan ötürü ülkenin gündemi gereksiz konularla meşgul edilmeyecek. Buna ilaveten çok pasif olan Cumhurbaşkanlığı makamının halkla iletişime geçmesiyle ve halkın sıkıntılarını giderecek siyasi çalışmalar yapmasıyla daha işlevsel bir hale gelecektir.

Bu ülkenin koalisyon hükümetlerden ne çektiğini herkes bilir. Makalenin ilk giriş kısmında bu konuya yeterince açıklık getirdik. Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile koalisyon hükümetleri tamamen ortadan kaldırılıyor. %51 oyu alan parti en fazla iki kere seçilme kaydı ile kendisine tanınan görev süresi boyunca hiçbir koalisyon, çift başlılık veya bürokrasi gibi engellere takılmadan ülkesine yatırım ve hizmet yapabilecek ve böylelikle ekonomideki büyümemize ve kalkınmamıza katkı sağlayacaktır. Buna ilaveten koalisyon hükümetlerin doğurduğu erken seçim ihtimallerinin olmamasıyla halkımız sadece 5 sene de bir seçime gidecek halkımız seçimlerin getirdiği sıkıntılarla boğuşmayacaktır.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi hem meclisin kendi görev ve sorumluluklarını layıkıyla yerine getirmesini sağlayacak hem de yürütmenin. Meclis kanun çıkaracak ve Cumhurbaşkanı’nın çıkardığı kararnamelerden üstün olacaktır. Bu da milletvekillerin kendilerini halka karşı daha sorumlu hale getireceğinden, çıkarılacak kanunlar daha çok halkın beklentileri doğrultusunda olacaktır.

Bütçe kanunu teklifini hazırlama yetkisi ise Cumhurbaşkanı’nda olacak ve Meclise sunacak. Bütçe kanunlarının nihai kararı yine Meclise ait olacak.

Bürokrasi azalacak ve hızlı karar alan, hızlı icraat ve reformlar yapan, vatandaşların beklentilerini karşılayan, kurumların hızlı çalışmasını sağlayan bir işleyiş hâkim olacak.

Askeri yargı tamamen kaldırılarak asker ve sivil ayrımı olmaksızın vatandaşların hepsi aynı yargı kurumlarına tabi olacak. Sadece disiplin mahkemelerine izin verilecek ve askeri mahkemeler sadece savaş halindeyken kurulabilecek.

HSYK’da yapılacak değişimle üye sayısı 22’den 13’e düşürülecek. Yeni adıyla Hâkimler ve Savcılar Kurumu’nun 4 üyesi mevcutta olduğu gibi Cumhurbaşkanı tarafında seçilecek. Çoğunluğunu oluşturan 7 üyeyi ise ilk kez Meclis tarafından seçilecek. Bu değişimle meclisin iradesine öncelik verilirken daha demokratik bir yapı oluşacak. Böylelikle yargı kurumu üyeleri arasında FETÖ tipi yapılanmaların oluşması engellenecek.

Milletvekili seçilme yaşı 25’ten 18’e düşürülmesi en çok tepki alan maddelerden biri. Fakat bu konuya farklı bir perspektiften bakarsak daha doğru bir kanıya varacağımızı düşünüyorum. Bir kere seçilme yaşı 18’ düşürülmesiyle 600 tane vekilden oluşacak meclisin hepsinin o yaşta seçileceği anlamına gelmeyeceği gibi illaki 18 yaşında olması zorunlu da olmayacak. Bu 19 yaşında da olabileceği gibi 24 yaşında da olabilir. Bunu yapmaktaki hem maksat seçme hakkına sahip olan bireylere seçilme hakkı verilerek daha demokratik bir yapıya kavuşturulmak istenmesi hem de büyüme çağındaki çocuklara o yaşta ülkeyi yönetebilecek bireyler olabileceği vurgusu yapılarak, aileleri tarafından daha saygın ve bilinçli gençlerin yetiştirilmesini sağlamaktır. Bir düşünün lütfen; yaklaşık 13 milyon gibi bir rakamla Avrupa’nın en genç nüfusuna sahip olan ülkemizden bu kabiliyete sahip 1 ya da 2 kişi çıkmayacak mı?

Yukarda açıklamaya çalıştığım Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile yapılacak değişiklikler dikkatlice okunulduğunda, kulaktan doğma bilgilerle ortaya atılan diktatörlüğün geleceği, ülkemizin bölüneceği, can ve mal güvenliğimizin kalmayacağı haberleri tamamen asılsız olduğu anlaşılacaktır. Aksine bu sistemin hayata geçirilmesiyle ülkemiz bölgesel ve küreselde güç olma yolunda hızla ilerleyecek. Şayet denildiği gibi sandık sonuçlarından EVET çıkmasıyla ülkemizin bölüneceği hakkındaki söylentiler gerçekleşecek olsaydı, bu durum Batı ülkelerin, FETÖ’nün ve PKK’nın işine geleceği için onları bu denli rahatsız etmez ve aksi bir çalışma içerisine girmezlerdi.