hanimkizhande @ gmail.com

"İnsanlar konuşur."

Sadece özne ve yüklemden oluşan bu basit cümle sizde ne anlatmak istediğim konusunda bir fikir oluşturdu mu? Yoksa “Ne diyor bu zat? Konuşmak zaten insanın doğasında vardır.” mı diyorsunuz? Eğer ikincisi gibi düşündüyseniz cümlemi şöyle değiştireyim: İnsanlar konuşur (!) Ya da neyse, ben en iyisi size kendimi geniş geniş ifade edeyim.

İnsanlar bilip bilmeden konuşur. Kendilerinde konuşma hakkı bulmaları için yine kendilerinden izin alırlar. Hatta konuşmak için meselelerin iç yüzünü bilmelerine de gerek yoktur. Ortada bir durum olması yeterlidir konuşmaları için. Neden, niçin diye sorgulama gereği duymazlar. Kim haklı, kim haksız, kim suçu, kim suçsuz diye irdelemezler. Çünkü yargısız infaz onların işidir.

Şimdi akıllarda tek bir soru var: İnsanlar fütursuzca konuşma cesaretini nereden alırlar?
Bu sorunun da tek bir cevabı var: Oturdukları yerden. Evet, tam olarak oturdukları yerden alırlar bu cesareti. Yaşayıp görmeden, olayların öncesini ve kendi içindeki değişkenlerini bilmeden sadece arkalarına yaslanıp izleyerek kendilerinde konuşma hakkı bulurlar. Sanki beyninin her bir kıvrımını kullanabiliyormuş ve bu yüzden asla haksız çıkamazlarmış gibi haybeye konuşur dururlar.

Seni benden farklı düşünmeye iten sebep ne? Sen benim göremediğim neyi görüyorsun da olayları, hayatı kısacası dünyayı farklı yorumluyorsun diye sormak ve öğrenmek yerine farklı olanı acınası göstermeye uğraşırlar. Bu durum akraba-i taallukat arasında olduğu gibi arkadaşlar arasında da böyle. İş hayatında olduğu gibi siyasi hayatta da böyle. İsterseniz “medeni” diye tabir ettiğimiz çok gelişmiş ülkelere bakın, isterseniz medeniyetten en uzak ülkelere. Arada bir fark göremeyeceksiniz.  

“Sıfır destek, tam köstek” zihniyetindeki insanlardan her toplumda vardır şüphesiz. Gelin, bizim toplumumuzda gördüğümüz görebileceğimiz en müstesna insandan, toplumumuzun öğüt babası Nasreddin Hoca’dan bir kıssadan hisse okuyalım:

Bir gün Nasreddin Hoca, oğlunu eşeğe bindirmiş. Kendisi de arkasından ağır ağır yürüyerek köye gidiyorlarmış. Yolda bunları görenler:

- Dünya tersine döndü galiba! Baksana hâle, ihtiyar adam yerde yürüyor da parmak kadar çocuk eşeğin üzerinde. Ne ayıp şey değil mi, diye söylenmeye başlamışlar.

Bu sözleri duyan Nasreddin Hoca, merkepten oğlunu indirip kendisi binmiş. Biraz gidince birkaç kişiye daha rastlamışlar. Onlar da:

- Şu hâle bakın siz! Koskoca adam binmiş eşeğe, parmak kadar çocuk arkasından yetişeyim diye ter döküyor. İnsanoğlu işte hep kendini düşünür, diye konuşmaya başlamışlar.

Bu sözleri duyan Hoca:

- Oğlum en iyisi gel beraber binelim. Bakalım ne diyecekler, demiş.

Hoca önde oğlu arkada giderken birkaç kişi daha görmüş onları. Onlar da:

- Şu insanoğlunda merhamet diye bir şey kalmadı. Baksana, eşeğin beli neredeyse yere değecek. Yerde yürüseler sanki ölecekler mi? Azıcık Allah korkusu olan kimse böyle yapmaz, gibi sözler söyleyerek uzaklaşmışlar.
Hoca bu sefer:

- Oğlum en iyisi ikimiz de yürüyelim. Öyle ettik olmadı, böyle ettik olmadı. Bir de bu şekil deneyelim, demiş.

Eşek önlerinde, onlar arkada yollarına devam ederlerken, birkaç kişi daha görmüş bunları. Onlar da:

- Şunlarınki de akıl mı yani? Eşek önlerinde bomboş gidiyor da her ikisi de şu sıcakta yerde yürüyorlar. İnsan, boş eşek olur da binmez mi hiç, demişler.
Bu sözleri duyan hoca:

- Gördün ya oğul, her kafadan bir ses çıkıyor. Ne yapsan beğenmiyorlar. En iyisi bildiğinden şaşmayacaksın. Elin ağzı torba değil ki, büzesin, demiş.

13. yüzyılda hal böyleyken 21. yüzyılda da pek bir şey değişmemiş. Kıssa hala geçerliliğini sürdürüyor. Bu da demek oluyor ki her zaman ve her ortamda, dolu ya da boş ama ekseriyetle boş, konuşacak insanlar hep olacak. Ne demiştik: İnsanlar konuşur. En çok da nefsine hükmedemeyen insanlar.

Hülasa onun dediği, bunun dediği ile ilgilenirken varacağınız yere gecikebilir hatta varmayı hedeflediğiniz yere ulaşamayabilirsiniz. O yüzden hedefinize kilitlenmek için algılarınızın ayarları ile oynamanız gerekebilir. :)

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.

Allah’a emanet.